20 Temmuz 2022 Çarşamba

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

 


20 Temmuz 1936: Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Boğazların egemenliğinin Türkiye’ye geçmesi hükmüyle imzalanmıştır...

 Lozan Konferansı’nda imzalanan (1923) ek sözleşmeye göre İstanbul ve Çanakkale boğazları civarıyla Marmara denizindeki adalar askerden arındırılmıştı. Boğazlar’ın güvenliği Cem‘iyyet-i Akvâm’a (Milletler Cemiyeti) bırakılırken geçişleri düzenlemek amacıyla milletlerarası bir komisyon kurulmuştu. Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarının sınırlandırılması anlamına gelen bu hükümleri kabul eden Türkiye Cumhuriyeti, Milletler Cemiyeti’nin kolektif güvenlik alanında etkili bir rol oynayacağını ve aynı zamanda silâhsızlanmanın gerçekleşeceğini ümit ediyordu. Fakat ne silâhsızlanma yolunda olumlu adımlar atılabildi, ne de kolektif güvenlik konusunda Milletler Cemiyeti kendisinden bekleneni verebildi. 
 İtalya’nın Doğu Akdeniz ve Balkanlar üzerindeki emellerinden çekinen ve Boğazlar’ın savunmasız kalmasından kaygı duyan Türkiye Cumhuriyeti, Boğazlar’ın askerden arındırılması hükümlerini kaldırmak için teşebbüse geçti ve konuyu ilk defa 1933 Mayısında Londra Silâhsızlanma Konferansı’nda ortaya attı. Daha sonra katıldığı milletlerarası toplantılarda da Boğazlar Sözleşmesi’nin değişmesi gerektiğini ileri sürdü. İtalya Habeşistan’ı işgal edip Almanya, Versailles Barış Antlaşması’na aykırı olarak Ren bölgesini askerîleştirince Türkiye de Lozan Konferansı’na katılan devletlere özdeş bir nota verdi (11 Nisan 1936). Avrupa’daki buhranların 1923 tarihli Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar’ın güvenliği için verilmiş olan kolektif garantiyi artık işlemez hale getirdiğini belirterek kendi güvenliği, savunması ve egemenlik haklarının korunması bakımından bu statünün değiştirilip Boğazlar’ın askerîleştirilmesini istedi. 
 Antlaşmaların hiçe sayıldığı veya kuvvet zoruyla değiştirildiği bir sırada Türkiye’nin bu barışçı ve samimi davranışı olumlu karşılandı. İtalya hariç Fransa ve diğer devletler Türkiye’nin isteğini kabul etti. 1923 tarihli Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirecek konferans İsviçre’nin Montrö (Montreux) şehrinde toplandı (22 Haziran 1936). Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras başkanlığında bir heyetin temsil ettiği konferans Montrö Sözleşmesi adını alan yeni Boğazlar Sözleşmesi’yle sona erdi (20 Temmuz 1936). Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalanan sözleşme-yi daha sonra İtalya da imzaladı (2 Mayıs 1938).

16 Kasım 2021 Salı

Krotonlu Milo

 




   6.yy'da Magna Graecian'da, Kroton kolonisinin bir üyesi olan Milo, antik Yunanistan'ın en önemli atletizm festivallerinde elde ettiği kariyeri ile güneş gibi parlıyordu.O sadece sporcu olarak değil, aynı zamanda Sicilya - Agyrium doğumlu Yunan tarihçi Diodorus'a göre Kroton gibi bir koloni olan Sybaris'e karşı yoldaşlarıyla savaşan bir kahramandı. 

   Milo yaşadığı dönemde 6 kez Olimpiyat galibi oldu. Erkek güreşlerinin tümünü kazanarak şampiyon olduğu, ayrıca küçükken de Delphi'de Pythian Oyunlarını dadefalarca kazandığını yazmıştır Diodorus. Milo'nun, aynı dönemde dört festivalin kazananına verilen bir "grand slam" türü bir yarış olan “Periodonikēs”i aldığını da belirtir. Bu durumda, Milo'nun en yüksek rekabet seviyesindeki kariyeri 24 yıl sürmüş olmalıdır... “Milo rakiplerini korkutmak için önlerinde çiğ boğa eti yer, enerji ve canlılık için çiğ boğa kanını içerdi. Hatta ölümü de omuzlarında bir boğa taşıdığı ve şakaklarının damarlarını şişirerek alnındaki bir damarı patlattığı için olmuştu” diye rivayet edenler de vardır.
   
   Oysa ki; Efsaneye göre, gücünü etrafına göstermeyi seven Milo, elleri ile bir ağacı parçalamaya çalışırken, gövdesindeki bir yarıkta elleri sıkışıp kalmıştı ve bir aslan O'nun bu aciz durumunu fırsat bilerek oaracıkta parçaladı ve bir kurt sürüsü ondan kalan ne varsa yuttu. Bu hikaye, Pierre Puget, Ettienne- Moourice Falconet ve bir çok sanatçı tarafından sanat eserlerinde tasvir edilmiştir.

*Defalarca heykel olarak çalışılan Milo karakteri, Fransız ressam Charles Meynier tarafından 1832 yılında, Milo aslanın saldırısına uğradığı sırada betimlemiştir.

*Eser Montreal Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenmektedir...

SEDEF DİNKÇİ

14 Mart 2020 Cumartesi

Avrupa'nın Baharatı Keşfi


Portekizli kâşif Vasco da Gama, 1496'da emrindeki 170 denizci ve dört gemiyle Lizbon limanından yola çıkar. Asıl amaç, Avrupa'nın Asya'yla aracısız iletişimini sağlamak, dolayısıyla kolonileştirmeyi, köleleştirmeyi ve başka topraklarda hak iddia edebilmeyi de kanunlaştırmaktı. Yaklaşık bir yıllık seyrin sonunda gemicilerin bir kısmı kara görmeden geçen aylara isyan ederek geri dönmek istedi. Yolda 55 mürettebatını kaybeden Gama, 20 Mayıs 1498'de Hindistan'da Calicut / Kozhikode'ye vardı. Seyir defterine şöyle yazmış ve muhtemelen kendi bile inanmamıştı : "Biz Hristiyan ve baharat peşindeyiz.."

Calicut Kralı Zamorin, Avrupa'dan gelen bu "dostça" ziyarete müthiş bir ilgi gösterdi. Hediyeler arasında şapka, pelerin, petek petek bal, pirinç kutu falan vardı ama gümüş veya altın bulunmuyordu. Bu "mütevazı" hediyelere biraz bozulsa da cömert Kral Zamorin, iki yıllık seyrin ardından karaya ayak basan denizcileri yedirdi, içirdi, gezdirdi. Gerekli pazarlıkları yapan Vasco da Gama için asıl hikâye Portekiz'e döndükten sonra başladı. Avrupa'nın Doğu ile ticareti o zamana dek Venedik, Osmanlı ve İran üzerinden yapılırken artık her ikisine de ihtiyaç duyulmuyordu. Osmanlı'nın 1500 yılı itibarıyla ticari hayatına ciddi şekilde olumsuz bir etki yaratan bu keşif, Hindistan için karanlık bir tarih, Portekiz içinse kutlanacak bir hikâye yaratmıştı. Sadece Osmanlı değil, adına tiyatro eserleri yazılan Venedikli tacirler de bu keşfin sonunda işsiz kalmıştı.. Peki ama neydi baharatın o dönemdeki önemi? Her şeyden önce baharat, hava ve sudan sonra geliyor, yaşamsal önem taşıyordu. Mesela masaya konan çilek bile önce şarap, ardından tarçın, ardından muskat kabuğu ve karabiberle tatlandırılıp öyle servis ediliyordu. Bir tarifte ne kadar çok baharat kullanılmışsa, zerdeçalından zencefiline, safranından bademine, sofra o kadar zengin sayılıyordu. Krallar birbirine baharat hediye ediyor, bazı ödemeler altın yerine karabiberle yapılıyor, soylu ailelerin akşam yemeklerinin sonunda altın tepsilerde misafirlere baharat ikram ediliyordu..

Baharat cennetle ilişkilendirildiği, "Cennetten çıkma" kabul edildiği için, cennetin de Doğu'da bir yerlerde olabileceği düşünüldü.. Avrupa tam 500 yıllık baharat tüketiminin sonunda fazlasıyla doymuştu ve artık zenginliğin göstergesi değil, fakir sofraların lezzetsiz yiyeceklerini tatlandıran ucuz şeylerdi baharatlar..

Baharat, altın çağını 12. ve 17. yüzyıllar arasında yaşarken, yerini yavaş yavaş kahveye, çikolataya ve çaya bırakıyordu.. Şekerin bir gramı herhangi bir baharatın kilolarcasına eş değerdi. Yeni tutkular için yeni rotalar belirlendi..

(BEDİA CEYLAN GÜZELCE, "Bir Tutam Avuntu")

(EKTEKİ RESİM: Alfredo Roque Gameria'nın, "Vasco da Gama'nın 1498'de Kozhikode'ye Varışı" adlı 1900 yılında yapılmış tablosu.. Sergilendiği yer : Portekiz Ulusal Kütüphanesi)
’İyi’’ ve ‘’Kötü'’nün Yüzü


Leonardo da Vinci "Son Akşam Yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.. Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı... Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti... Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi…

Aradan üç yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı... Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı...

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu… Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı... Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı...

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı... Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu.. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle söyle dedi: 'Ben bu resmi daha önce gördüm'... 'Ne zaman' diye sordu 'Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı. 'Üç yıl önce... Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti'..

‘’İyi’’ ve ‘’Kötü'’nün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

(PAULO COELHO, "Şeytan ve Genç Kadın") (Osman Aydoğan'ın sayfasından)

29 Kasım 2018 Perşembe

Kauçuğun Bedeli

Bu fotoğraf, 1900′lü yılların başında, Belçika Kralı II. Leopold’un Afrika’daki sömürgelerinden biri olan Kongo’da, bir din adamı tarafından gizlice çekildi. Fotoğraftaki adam, kendisi gibi köle olan ve yeterince kauçuk toplayamadığı için cezalandırılan 5 yaşındaki kızının kesilen sol eli ve sağ ayağına bakıyor.Bu korkunç fotoğraf 1885 ve 1908 yılları arasında Kral Leopold’un Afrika’daki hâkimiyeti süresince işlenen 5 milyon cinayet ve sayısız işkencenin kanıtlarından sadece bir tanesi ve de Kral Leopold’un, Afrika’da sahip olduğu topraklardan elini çekmesi ile sonuçlanan medya tepkisini başlatan belgelerden bir tanesidir.

28 Kasım 2018 Çarşamba

İskoç Hapishaneleri

Cezaevleri sıklıkla "Aydınlanma" sonrası döneme ait bir icat olarak kabul edilse de eldeki olanaklara göre hangi binalar kullanıma uygunsa onları hapishane olarak kullanmak uzun süredir gerçekleştirilmekte olan bir uygulamadır. Örneğin İskoçlar "toll" adı verilen ekstra bir ücret ödenmesi gereken yollardaki gişelerin ihtiyaçtan fazla inşa edilenlerini 1480 yılı gibi eski bir tarihte dahi küçük köylerde nezarethane olarak kullanmış, bu durum da "toll kulübesi" anlamındaki "toll booth" sözcüğünün 17. yüzyıldan bu yana küçük hapishaneleri anlatmak için bir kısaltma olarak kullanılagelmesine yol açmıştır. Bu kulübe benzeri yapılar esasen aidatların ve bu geçiş ücretlerinin ödenmesi ve kamu malına zarar verenlerin gözaltında tutulması için kullanılmış, zamanla sürekli hapishanelere dönüşmüş, İskoç kasabalarının öne çıkan yapıları haline gelmiştir..

(MITCHEL P. ROTH, "Göze Göz / Suç ve Cezanın Küresel Tarihi")

27 Kasım 2018 Salı

Lefter'in Fenerbahçeli Oluşu

Lefter efsanesi daha o askerdeyken (1943-1947) oluşmaya başlıyor. Son izne gelişinde, nihayet beklenen antrenmana çıkıyor Fenerbahçe'yle. Bu antrenman öncesi herkesin kendisine adıyla hitap etmesi şaşırtıyor genç ve askerlik yorgunu Lefter'i. Antrenman sonunda A takımla yedek kadro maç yapıyorlar. Lefter karşı karşıya oynayacağı oyuncuları görünce daha da heyecanlanıyor, dizlerinin bağı çözülüyor. Fakat heyecanı oyununa engel olmuyor, orta sahada kaptığı topu neredeyse kaleci dahil altı-yedi kişiyi çalımlayarak kalenin içine bırakması, o ana şahit olanlara bambaşka bir şeyle karşı karşıya kaldıkları hissini veriyor. Ama 30 metreden kaleye bakıp tam çatala gönderdiği şut, belki de herkesten çok arkadaşı Ruhi'yi mest ediyor. O ise bu golleri nasıl attığını bir türlü çözemiyor. Bugün bile (2004 yılı) "Top her zaman oynuyordum, ama birden bire böyle bir performans.. Ben bile şaşırdım," diyor tevazuyla. Maçtan sonra herkes onu beklerken, o alelacele üstünü değiştirip Ada'ya, üç günlük iznini anasının yanında geçirmeye koşuyor. Fakat Fenerbahçe kendisini unutmuyor, unutamıyor.

1947'de, asker dönüşü bir gün, rahmetli Ahmet Tarık Tekçe'nin biraderi Necip Tekçe Kabataş'ta yakalıyor Lefter'i ve koluna girip "Hadi," diyor, "Fenerbahçe'ye gidiyoruz..." Lefter ne olduğunu anlayamadan bu davete icabet etmek zorunda kalıyor, ama gittiğinde gördüğüne o da inanamıyor ; başkan ve birkaç yönetici oturmuş onu bekliyorlar. Yöneticiler onu Fenerbahçe'de görmek istediklerini belirtiyorlar, o ise fazla nazlanmadan bundan şeref duyacağını belirtiyor. Başkan memnun bir ifadeyle Necip Tekçe'ye dönerek "Yoldan geldiniz, acıkmışsınızdır. Şu 10 lirayı al da Lefter'le yemek yiyin," diyor. Necip Tekçe parayı alıyor ve tekrar Lefter'in yanına geliyor. Tam kapıdan çıkarken, Lefter'e göz kırparak geri dönüyor ve "Başkanım peki Lefter'in ev kirası ne olacak ?" diyor. Başkan, "Ne kadarmış bu kira ?" diye soruyor. "3 lira," diyor Tekçe, başkan onu da veriyor. Oysa ki Lefter kirada değil, kendi evinde oturuyor. Lefter Ağabey'in ağzından aktarırsak, "İşte esas olarak ben o 3 liraya Fenerbahçeli oldum," diyor..

(CEM ZAMUR, "Onun Gibisi Gelmedi / Memleket Futbolundan Portreler")

23 Kasım 2018 Cuma

Dörtnal Marş


Birinci Dünya Savaşında, Doğu Cephesinde, bir süvari mangası keşif amacıyla Rusların tarafına gönderilir. Süvari mangasının ilerlemesi sırasında karşıdan gelen bir Rus süvari bölüğü fark edilir. Türk mangasının başında bulunan çavuş 10 kişinin 100 kişiyle başa çıkmasının zor olacağını düşünerek mangasına döner ve "Benim manga ! Geriye dön. İstikamet, karşı sırtın zirvesi. Dörtnal marş!" emrini verir.

Türk mangası hızlı bir şekilde karşı sırtın zirvesine doğru at koştururken Rus süvari bölüğü de aynı hızda takibe başlar. İki tarafın süvari birlikleri tozu duman katar. Atlarını mahmuzlayarak koşturan Türk mangası zirveye ulaştığında tatsız bir sürprizle karşılaşır. Önlerinde aşılmaz ve sürpriz bir uçurum vardır. Dağın öbür yamacını da hızla geçmeyi düşünen Türk birliği bir anda neye uğradığını şaşırır. Geri dönüp çarpışmaktan başka bir çarenin kalmadığını gören Osmanlı çavuşu bu sefer, "Benim manga ! Geriye dön. Kılıç çek. Hedef düşman süvari bölüğü. Hücuuum ! Dörtnal marş !" komutunu verir.

Rus süvari birliği, Türk mangasının cesaretli bir şekilde geriye dönüp hücuma kalktığını görünce, kısa bir süre şaşkınlık içinde kalsa da, geri dönüp kaçmaya başlar. Koskoca Rus süvari bölüğü önde, on kişilik Türk süvari mangası arkada dörtnal bir takip başlar. Türk mangasının zirveye çıktığında gelmekte olan bir takviye birliğini görerek geri döndüğünü düşünen Rus bölüğü kaçar, Türk mangası kovalar. Yine ortalığı toz duman kaplar. Az önce uçurumu görüp de şaşkınlıktan "Allah Allaaah !" diyen Osmanlı mangası şimdi "Allah Allah !" nidaları ile düşman süvarilerini takip etmektedir. Ruslar can havliyle kaça dursunlar ; kısa süre sonra gerçeğin fark edilebileceğini düşünen çavuş fırsatını bulduğu ilk anda mangasını bölgeden uzaklaştırarak asıl birliğin yanına döner..

(Emekli Orgeneral M.HİKMET BAYAR, "Askerler de Güler")

22 Kasım 2018 Perşembe

Napoléon ile Bir İlk:Darbe

Bir azınlığın zor kullanarak ve beklenmedik bir biçimde hareket ederek, anayasal olmayan araçlarla devlet iktidarına hamle yapmasına "darbe" denir.. Modern tarihteki ilk "imalatı" Fransa'da olduğundan "coup d'Etat" sözcüğü çeşitli dillere geçmiş, askeri darbeye ise daha ziyade "putsch" denmiş..

"Coup d'Eta" siyasal literatüre Napoléon adlı bir "aile markası" olarak girmiştir. Modern siyasal tarihteki birçok terim Fransız Devrimi'nin ürünü olduğu gibi, bu da devrimin kaderi 1793'de belirlendikten sonra ortaya çıkmıştır. 1789'dan on yıl sonra, 8 Kasım 1799'da 30 yaşındaki General Napoléon Bonaparte, eski rejimin ve kralın dönüşünü engellemek için Direktuvar rejimine son vererek darbe yapar.. 1848 Devrimi'nin ardından, bu kez 2 Aralık 1851'de, yeğeni Louis-Napoléon Bonaparte, bir sonraki yüzyılda sıkça rastlanacak "serseri güruhun siyasete zorla ve hileyle müdahale etmesi"ne bir örnek oluşturacak olan 10 Aralık çetesi ile, modern sınıfların siyasete ağırlığını koyamadığı bir dönemde, "kılıç, bıyık ve üniforma" diyerek devlete el koyacaktır.. Huzur ve sükun adına sureti haktan görünerek, dönemin bir takım demokratik haklarını askıya alarak toplumu zapturapt altına alan modern darbeler silsilesinin ağırlık merkezi böylece Fransa olmuştur.. Artık modern tarihte "durumdan vazife çıkarmak" konusunda mahir olan zabit-katip tayfası, toplumu hizaya sokmak için özellikle siyasal istikrarsızlık dönemlerinde sık sık sahneye çıkacaktır..

MASİS KÜRKÇÜGİL
İsviçre'li Bankerler

İsviçre'nin parayla özel bir ilişkisi vardı. Örneğin 18. yüzyılda Fransız düşünür Voltaire okurlarına şu tavsiyede bulunmuştu : "İsviçreli bir bankerin pencereden atladığını görürseniz hemen siz de peşinden atlayın. Paranın nerede olduğunu ondan iyi bilen yoktur !.." Ülkenin bankacılık şöhreti, 16. yüzyıl sonunda Fransa'dan kovulan Protestanların İsviçre'nin Cenevre kentine yerleşip burada kendilerini bankacılığa vermesiyle bütün Avrupa'ya yayılmıştı. Fransa Kralı XIV. Louis'nin, ülkesinden attığı bu kişilerle daha sonra yoğun bankacılık ilişkileri kurması, paranın renginin olmadığını gösteriyordu..

(AYŞEN GÜR, ‪#‎tarih‬ dergi, 2016/Mayıs)
Sarhoş Barbarlar

Amerikan yerlilerinin, Avrupa ile ilişkilerinin başladığı dönemlerdeki alkol tüketim alışkanlıkları söz konusu olduğunda, sarhoşluk ve bundan kaynaklanan şiddet olayları devamlı olarak gündeme geliyordu.

1630'larda bir Cizvit misyoneri olan Paul Le Jeune bir yorumunda "barbarlar her zaman doyumsuz olmuşlardır ama Avrupalılar geldikten sonra hepsi sarhoş gezmeye başladılar (...) içmekten geri duramıyorlar, sarhoş olmaktan ve başkalarını sarhoş etmekten gurur duyuyorlar" diyordu. 1660'lara gelindiğinde, Québec piskoposu yerel halka alkol satan tacirlerin aforoz edilmesini emretmişti.

Misyonerlerin alkolle ilişkilendirdikleri sorunların başında Amerikalı yerlilerin Hristiyanlığa geçmesine yönelik çalışmaları zorlaştırması geliyordu. Sarhoş yerliler hakkındaki bu yorumlar sonucunda, Amerikan yerlilerinin doğaları gereği sarhoş olmaya Avrupalılardan daha meyilli olduğu ve sarhoşluğun yerli halk arasında göçmenlere göre daha hızlı yayıldığı şeklinde tanımlanan bir "sarhoş Kızılderili" imajı oluşmuştu. Tabii ki bazı yerliler sarhoş oluyordu ve bazıları da sarhoşluk nedeniyle şiddet olaylarına karışıyordu. Ama her ne kadar, aktarılan olayların görgü tanıkları varmış gibi gösterilmektediyse de bu yorumların kesin olarak doğru olup olmadığının ve sarhoşluğun ne sıklıkla şiddete yol açtığının bilinmesi mümkün değildi.

Alkol kullanan Amerikan yerlilerinin genel olarak aşırıya kaçtıkları şeklindeki varsayımdan yola çıkan bazı bilim adamları genetik bir iddiada bulunarak Amerikan yerlilerinin alkole Avrupalılardan farklı şekilde tepki verdiklerini ileri sürmüşlerdi. Ama bu konuda ortaya koyabilecekleri herhangi bir kanıt yoktu. Ayrıca Amerikan yerlileri arasında da bu konuda farklılıklar gözlemlenmesi bu iddiayı çürütüyordu. Burada akılda tutmamız gereken önemli bir konu var : Avrupa toplumları alkol tüketim kültürlerini binlerce yıl içinde geliştirmişlerdi...

(ROD PHILLIPS, "Alkol Tarihi")

20 Kasım 2018 Salı

Savaş Senetleri

1821'de Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklandılar. Bu ayaklanma İngiltere'nin liberal ve romantik çevrelerinde büyük sempati topladı, hatta şair Lord Byron isyancılarla birlikte savaşmak için Yunanistan'a gitti. Öte yandan, Londralı finansçılar burada bir fırsat da gördüler. İsyanın liderlerine Londra borsasında işlem görebilecek Yunan isyanı senetlerini teklif ettiler. Eğer bağımsızlık kazanılırsa Yunanlılar bu senetleri faiziyle birlikte ödemeyi kabul edecekti. Bireysel yatırımcılar da kâr elde etmek için veya Yunanlıların davasına sempati duydukları için (ya da ikisi birden) bu senetlerden aldılar. Yunan isyanı senetlerinin Londra borsasındaki değeri, Yunanistan'ın savaş meydanındaki başarılarına ve başarısızlıklarına göre inip çıktı. Türklerin zamanla savaşta üstün geldiği ve isyancıların yenilmesi an meselesi olduğunda, hissedarlar tüm paralarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldılar. Onların çıkarı milli çıkar anlamına geldiğinden, İngilizler uluslararası bir filo hazırlayarak Osmanlı'nın ana donanmasını 1827'de Navarin'de batırdı. Sonuçta, yüzyıllardır süren boyunduruktan sonra Yunanistan nihayet özgürdü, ancak özgürlük ülkenin asla ödeyemeyeceği bir borç yükü karşılığında elde edilmişti. Bağımsızlıktan sonra Yunan ekonomisi, on yıllar boyunca İngiliz finansörlere bağımlı kaldı..

 (YUVAL NOAH HARARI, "Hayvanlardan Tanrılara Sapiens")

19 Kasım 2018 Pazartesi

Güneş ve Hava Vergisi

1854'de, İngiliz Parlamentosu yüz altmış yıl boyunca uygulanmış Pencere Vergisi'ni kaldırdı. Verginin halk arasındaki adı Güneş ve Hava Vergisiydi.
Vergi pencere adedine göre hesaplanıyordu, önceleri pek keseye zarar bir şey değildi, fakat 1780'de Kral III.William'ın Başbakanı Pitt'in imzasıyla pencerenin fiyatına oranlı vergi uygulanınca, matrah yüzde 300'e fırladı.
Ev sahipleri biriket-tuğla örerek pencereleri kapattılar, evlerin birer tane penceresi kaldı. İngiliz Doktorlar Birliği ateş püskürüyordu, güneş ve hava girmeyen eve ölüm girer diye; dinleyen kim! Sonunda verem başta olmak üzere hastalıklar çoğalınca bunun sosyal maliyeti vergi toplamını aştı, vergi iptal edildi.

Sitemize Yardımda Bulun

15 Kasım 2018 Perşembe

Batı'nın Nesini Alalım...

Avrupa’yı ziyaret eden ilk ve son padişah olan Abdülaziz’in 1867 yılındaki bu gezisi 47 gün sürer. Avrupa’da geçen günler heyettekiler için heyecan vericidir. Heyette yer alan Hafız Ömer Faiz Efendi son derece samimi, cesur, açık sözlü biridir. Dönüşte Sadrazam ve paşaların da yer aldığı bir toplantıda Avrupa seferi ve “Batı’nın nesini alalım...” konusu tartışılırken Ömer Faiz Efendi söze: "Paşa hazretleri bu memleketlerden her şeyi alalım, hatta Müslümanlığı bile alalım," diye girer... Sadrazam dahil herkesi şaşırtan sözlerine Faiz Efendi şöyle devam eder: "Evet Paşa hazretleri, evet efendimiz. Müslümanlığı da bu memleketlerden alalım, çünkü onlar ilim irfan medeniyet çalışkanlık, adalet, müsavatları ile Müslümanlığın asıl emirlerini Hristiyan oldukları halde tatbik ediyorlar, yani bilmeden hidayete mazhar olmuşlar... Cehaleti bırakıp ilmi, iptidailiği bırakıp medeniyeti, tembelliği bırakıp çalışkanlığı, el emeği biçareliğini bırakıp makineyi, şehirlerde ve köylerde pisliği bırakıp temizliği, üfürüğü bırakıp ilacı, deveyi bırakıp treni, yelkeni bırakıp uskurlu gemiyi alır, kadın erkeğimizle birlikte hem dinin hem devletimizin bekasını ve izzü şan ile devamını temin ederiz.”

(Sultan Aziz’in Avrupa Günlüğü - Cemal Kutay, s.113)

SİTEMİZE YARDIMCI OLMAK İÇİN TIKLAYIN

9 Kasım 2017 Perşembe

Atatürk'ün Vefatı

9 Kasım Çarşamba sabahı Atatürk'te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü. Bunun üzerine bromürlü lavman yapıldı. Bu hareketler azaldı. Bir ara sık sık öksürdü. Terledi. Öğle üzeri saat 11'den sonra 3 dakika süreyle oksijen verildi. 13.10'da bu, tekrarlandı. Bayar ve Dr. Asım Arar Saray'a geldiklerinde karşılaştıkları manzara şuydu :
DR. ASIM ARAR - DOKTORU "Atatürk derin bir uyku içinde idi. Nefes alma ve kan deveranı faaliyetleri muntazamdı. Etrafındaki doktorlar son tıbbi vazifelerini yapmak için feragat ve gayretle çalışıyorlar ve her çareye başvuruyorlardı. Bu doktorlar, her 2 saatte bir değişmek üzere ikişer ikişer nöbet bekliyorlar ve hastalığın seyrine ait müşahadeleri ve tatbik edilen tedbirleri ve ilaçları kayıt ederek vazifelerini kendilerinden sonra nöbete girecek olan arkadaşlarına terk ediyorlardı.

"Hastanın halini görünce her şeyin bıitmiş olduğuna kani oldum. Yalnız bütün hayatı bitmez tükenmez mücadeleler ve Türk vatanını kurtarmak için icabında katlandığı mahrumiyetler ve heyecanlar içinde geçen ve bir seneye yakın bir zamandan beri en ağır bir hastalığın pençesinde acı çeken bu büyük adamın kalbi o kadar sükun ve intizam içinde çalışıyordu ki, devam edip giden komaya rağmen artık onu alınması kabil olmayacak kötü akıbetin ne vakit gelip çatacağını tayin etmek mümkün olamıyordu.

"Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girdi. Gözbebekleri ışığa cevap verse de tabandan artık refleks alınamıyordu. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Başucundaki doktorlar Müşahade Defteri'ne 'Agoni' diye not düştüler. 'Agoni', 'can çekişme' demekti..

" 9 KASIM - Saat 20.00 ... RESMİ TEBLİĞ : "Bugünü yorgun ve dalgın geçirdiler. Genel durumundaki ciddiyet biraz daha ilerlemiştir."

Artık tıbbın yapabileceği bir şey kalmamıştı. Dr. Akil Muhtar Özden bu resmi tebliğin yayınlandığı saatlerde Atatürk'ün başucunda O'nun ölüm döşeğinin karakalem resmini çiziyordu..

9 KASIM - Saat 24.00.. RESMİ TEBLİĞİ : "Saat 20.00'den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir.."

(CAN DÜNDAR, "SARI ZEYBEK - Atatürk'ün Son 300 Günü")

3 Kasım 2017 Cuma

Mirialem Kemankeş Ahmed Ağa


Mîrialem Ahmed Ağa... “Nererede o eski sporcular!“ dedirtecek cinsten sıradışı sporcu, Türk okçuluk tarihinin en büyük üç Türk kemankeşinden biri kabul edilir. Geleceğin ``Muhteşem Süleyman``ının şehzadelik yaptığı yıllarda keşfedilen bu Boşnak asıllı delikanlı, Manisa Sarayı`na içoğlanı olarak alınıp istidatlarının çiçek açması için zemin hazırlanır. Devrin en revaçta sporlarından biri olan okçuluğa oldukça meraklı biri olan Ahmed Ağa`nın acı kuvveti hakkında tarihi kaynaklarda birçok ilginç rivayet vardır: Çocuk denecek yaşta, odun yüklü bir eşeği bacaklarından tutarak havaya kaldıran genç Ahmed, ayrıca üç yaşındaki deve göçeğinin altına girip rahatça dolaştırırmış. Bunun yanında iki koyunu, iki elinin serçe parmaklarına geçirip hayvanlar yüzülünceye kadar havada tuttuğu da kaynaklarda yer almaktadır. Doğuştan sportmen bir yaratılışa sahip bu çelik-çavak genç, ata binerken, hayvan ne kadar yüksek olursa olsun üzengisine basmadan atın üstüne rahatça sıçrayarak görenleri hayretler içinde bırakır. İstanbul`da, saray üniversitesi olan Enderun`a kabul edilen bu yiğit delikanlı, bu arada Kanunî Sultan Süleyman ile Rodos şövalyelerinin elindeki Rodos adasının fethinde (1522) iştirak eder.

Bu zorlu fetih sırasında birer kantarlık (56,45 kg) gülleleri kaleden içeri fırlatması herkesi hayret içinde bırakır. Enderun`da bulunduğu yıllarda Ok Meydanı atıcılar şeyhine müracaat edip bir `kabza talibi` olarak lisans alarak bir üstad eşliğinde antremanlara başlar. Fizikî ve teknik gelişimle birlikte moral değerlerle pişirilen Ahmed Ağa, ilk defa Edirne`de kendini gösterme fırsatı bulur. Onca namlı kemankeş arasında Lodos istikametine olanca gücüyle yayına asılır (uzun mesafe atışlarında yarışlar rüzgar istikametine göre, yıldız, lodos ve gündoğusu şeklinde yapılırdı). Ve bu atış ona ilk rekorunu getirir. Geleneğe göre, sporcuyu teşvik ve adını ebedileştirmek için rekor kıran atıcının okunun düştüğü yere, atıcının adını ve tarihini belirten mermer bir sütun dikildiğinden, Ahmed Ağa`nın adına da Sarayönü Ağaç Ok Menzili`nde bir menzil taşı dikilir. Artık o rekoru bir âbide ile tescillenmiş bir namlı bir kemankeştir.

Muhteşem Kanunî`nin Ok Meydanı`nı ziyaret ettiği bir gün sohbet sırasında, Bursalı Şüca`nın Lodos`taki menzilinin 10 yıldan beri atılmadığını (rekorunun kırılmadığını) söylenince, Sultan derhal Ahmed Ağa`yı saraydan çağırtır ve bu rekoru kırmanı talep eder. Ahmed Ağa zorlardan zor bir talep ile karşı karşıyadır. Ama kendisine her daim hâmilik eden Padişahını mahçup etmemek için bu menzilde tam yedi yıl çalışır. Tarihler 1532`yi gösterdiğinde, kendi yaptığı özel ağaç pişrev okunu, Edirne`li Usta Ali`nin yayına takar ve Yaradan`a sığınarak fırlatır. Yedi uzun yılın emeğinin karşılığı olarak Bursalı Şüca`dan 27.5 gez (1 gez 66 cm) aşırı atıp okunu 1271 geze düşürerek tarihi bir rekora imza atar. Bu büyük başarıdan dolayı da görkemli bir ziyafetle zaferin anısına taşı dikilir okçusuna, yaycısına cömertce ödüller bahşolunur. Kendisine de söz verildiği gibi Gelibolu kaptanlığı ihsan olunur. Ve yine bu rekor koleksiyoncusu, Tozkoparan İskender`in bile başaramadığını başarıp spor tarihine eşsiz bir imza atmasına rağmen, `Bu Lodos menzili bana yeter` diyerek diğer bütün rekor taşlarını söktürür. Hayatını başarılar ile süsleyen bu büyük kemankeş, şakaklarında ihtiyarlık işaretleriyle birlikte Kabe-i Muazzama`nın yolunu tutarak Hacc vazifesini yerine getirir. Ardından da dünyadan elini eteğini çeker.

Yaşı yetmişine merdiven dayamış bu bu büyük kemankeş, günün birinde bir iş için yıllarının geçtiği Bayezit Camii arkasındaki Okçular Çarşısı`na yolu düşer. Eski dostları ile sohbet ederken söz arasında biri `Pehlivan artık kocadınız` diye takılma gafletinde bulunur. Sen misin bunu söyleyen! Bu söz, bir zamanlar serçe parmağıyla koyun kaldıran ihtiyar delikanlının çok ağırına gider. Ve hemen atına bindiği gibi çarşının kapısının önüne gelir ve elleriyle kemer demirine yapışır ve ayakları ile de atın karnını sıkıp kendini at ile beraber yukarı çekiverir.

 Acı kuvveti ve spor ahlakıyla bugünün gençlerine birçok mesajlar veren Kemankeş Ahmed Paşa 1550`de Gelibolu`da Hakk`ın rahmetine kavuştur.

İbrahim REFİK'ten alıntıdır..